|
Çanakkale Destanı
|
JönTürk
^^Psikolojik Deli^^
    
Mesajlar: 1,984
Grup: Admin
Katılım: Mar 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 5

Cinsiyet:
Ruh Halim:
|
Çanakkale Destanı

MEHMET ÂKİF’İN
ÇANAKKALE DESTANI ÜZERİNE*
Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜNEŞ**
İnsanlar gibi milletlerin hayatı da maddi unsurlardan çok inandıkları değerler manzumesi çerçevesinde şekillenir. Başlangıçta yenileceğine inanan bir kişi veya ordu, daha savaşa girmeden mağlup olmuş sayılır. Bilginin temelinde de inanç vardır. Kristof Kolomb, denize açıldığı zaman Amerika’yı keşfedebileceğini bilmiyordu. Azimle devam ederek keşfe muvaffak oldu. Aynı şekilde insanları ve milletleri de inançları, felsefeleri ve hayat görüşleri idare eder.
Materyalist felsefe, insanı maddi şartlara göre izah etmeye çalışır.Buna karşılık insanı insan yapan madde değil ruhtur insan mana ve ruh olgunluğuyla gerçek insanlık derecesine yükselir. O, bu olgunluğa duygu, düşünce, sevgi, nefret, inanç veya şüphe gibi kavramlarla yükselir. Yûnus bu hakikati yüzyıllar önce şöyle ifade eder:
Bir ben vardır bende, benden içeri
Bugünkü psikoloji ve felsefe bu gerçeği bilimsel olarak şöyle ifade eder:İnsanları içten içe idare eden şuuraltı veya dünya karşısında almış olduğu tavırdır. [1]
Durkheim’in inançlara değer veren sosyolojisini esas alan Ziya Gökalp bu konuda şöyle der: “İki ordu ve iki millet birbirleriyle savaşırken, birinin galip, diğerinin mağlup olması neticesini veren başlıca sebepler, iki tarafın felsefeleridir. Şahsi hayatı ve menfaati vatanın istiklalinden namus ve vazifeden daha kıymetli gören bir ordu mutlaka mağlub olur.Bunun aksi bir felsefeye malik olan bir ordu, mutlaka galip gelir.O halde halk felsefesi itibariyle Yunanlılarla İngilizler mi daha yüksektir, yoksa Türkler mi daha yücedir? Bu sualin cevabını verecek Çanakkale ve Anadolu muharebeleridir. Türkleri bu iki muharebede de galip kılan maddi kuvvetleri değildi ruhlarında hükümran bulunan milli felsefeleri idi.” [2]
Atatürk’ün ezberlenen fakat üzerinde düşünülmeyen Türk gençliğine hitabesi tamamen bu felsefeye dayanır. Burada tasvir edilen yıkılmış ülke, istiklal savaşından önceki Türkiye’dir. [3]
Mehmet Âkif’in Çanakkale şiiri bu inanç ve azimle kazanılan Çanakkale muharebelerini en güzel şekilde tasvir eden emsalsiz bir şiirdir. Bu şiir, Safahat’ın Âsım adını taşıyan altıncı bölümünde (kitap) bulunmaktadır. Âkif, 168 mısradan oluşan bu şiiri dostu Fuat Şemsi [4]’ye ithaf etmiştir. Mehmet Akif’in Burdur milletvekili olarak meclise katılmak üzere Anadolu’ya gelişi, ifadesinin gücüyle milli mücadeleye yapacağı katkıların kapılarını açar. Kastamonu ve kazalarında verdiği vaazlar bir taraftan neşredilirken bir taraftan da ordu kumandanlıklarınca çoğaltılıp askere dağıtılır. Taceddin Dergahı’nda,Yunanlıların Bursa’yı işgal etmeleri üzerine Bülbül’ü yazar. İstiklal Marşı da bu yılların mahsulüdür. Milli mücadelenin zafere ulaşıp ilk meclisin dağıldığı 1923 yılına kadar Sebilü’r-reşad’da tefrika edilmiş olan Âsım tamamlanır ve Safahat’ın altıncı kitabı olarak 1924’te basılır. [5]
Âsım, manzum bir hikaye veya bir diyalog özelliğinde olan bir eserdir. Şair bu bölümde Âsım ve onun neslinin savaştan savaşa kahramanca koşuşunu tasvir eder. Şairin bu kitabının sonunda Çanakkale şehitleri için yazdığı konumuz olan ölümsüz şiir bulunur. Altıncı Safahat Âsım’ın Avrupa’nın ilmini ve tekniğini kazanmak üzere arkadaşlarıyla beraber yola çıkma kararıyla son bulur. Bu bölüme adını veren Âsım’ın özellikleri, Âkif tarafından şöyle tasvir edilir:
Hocam, evlâdına benzer bulamazsın arasan ,
Görmedim ben bu kadar dört başı ma’mûr insan.
Ne büyük hilkat o Âsım, ne muazzam heykel!
Onu, bir şi’r-i hamâset gibi, ilhâm-ı ezel,
Sana sustuysa, açıp rûhunu teşrîhe çalış…
Gâlibâ oğlanı yanlış görüyorsun, yanlış!
Yalınız göğsünün eb’âdı mı sandın yüksek?
İn de a’makına bir bak ne derinmiş o yürek!
Dalgalandıkça içinden taşan îman denizi,
Dökülen hisleri gör: incilerin en temizi,
Gövde yalçın kayadan Abide, lâkayd-ı ecel;
Sanki hiç duygusu yok… Bir de fakat rûhuna gel;
O ne ifrât ile rikkat! Hani, etsen ta’mîk,
Bir kadın rûhu değildir o kadar belki rakîk.
Sonra, irfânı için söyleyecek söz bulamam,
Oğlanın bildiği, öğrendiği her şey sağlam.
Boynu dehşetli, evet, beni de lâkin zinde;
Kafa enseyle beraber gidiyor seyrinde.
Çölde ben hayli görüştüm bu sefer Âsım’la;
Hoca, te’mîn ederek söylerim îmanımla:
İğtinâm etmeye baktım çocuğun sohbetini;
Pek yakından tanıdım çünkü husûsiyetini.
Ne güreştirmediğim kaldı, ne koşturmadığım;
Ne de “her şeyde sıfırsın!” diye coşturmadığım
Çölün âsûde muhitinde geçen günlerimiz,
Bana gösterdi tamâmiyle ki; Oğlun eşsiz;
Bî tenahî safahâtıyla ayrı cihan
Bî-tenâhî safahatında da, lakin, insan...
Hiç unutmam, büyücek bir olmuşta nasib
Asker etmişti güreşlerle yarışlar tertip.
“Hadi Âsım!” dedik, “olmaz” dedi, biz dinlemedik;
Bularak bir de kalın, pırpıta benzer dizlik,
Yaralıymış demedik, üç kişi tuttuk soyduk,
Çıktı meydanda gezen hasmına bîçâre çocuk.
Neydi oğlandaki endâmın o âhengi fakat!
Belli her uzvu için ayrı çalışmış hilkat.
Ya kemikler ne salâbetli, ya etler ne katı:
Tepeden tırnağa, gûyâ dolamışlar halatı,
İki üç katlı büküp bir çınarın gövdesine.
Hele taşmış dökülürken o muazzam sîneye
Öyle bâriz adelâtın ebedi dalgaları,
Ki yorar ârızalar seyrine dalmış nazarı.
Çok geniş dersen omuzlar, boy o nisbette uzun,
O ne mevzun kafadır, sonra, ne sağlam o boyun!
Ufarak bir kapı sırtın kabaran eb’âdı,
Çırpışıp durmada nâçâr iki müdhiş kanadı.
Enseden ta bele sarkan o derin hat, o yarık,
Arzı umkumda nihan tûl-i mücerret artık!
Bel nisâbında, omuzlar gibi taşkın çatılar,
Adalî baldırının kutru hemen boynu kadar.
İki çam bölmesi kol, kim tutacak, kim bükecek?
O bileklerle o ellerse demirden daha pek.
Yaralar başkaca endâmına heybet veriyor,
Bir şehâmetli temâşâ ki vücud ürperiyor.
Vakıâ hasmıda gürbüz delikanlıydı ama,
Âsım’ın savleti kuvvet mi sora hiç adama?
Silkiyor dut gibi bîçâreyi sağdan, soldan.
Ne o ? Çapraz mı? Hemen gir ki senindir meydan.
Ay ! Herif sıyrılıyor, hem ne kolaylıkla , bakın!
Aman Âsım, bu güreş olmasın uydurma sakın?
Hele anlat şu işin neyse hakîkî rengi?
“Yenemezmiş onu: Bir kerre değilmiş dengi,
Bir de bîçâre adam pek mute’azzım şeymiş,
Kahrolurmuş kederinden tutarak yenseymiş,
Sonra, lâyık mı imiş yerlere sermek şimdi,
Böyle düşmanla bütün gün dövüşen bir yiğidi?”
Bu bildiride Çanakkale şehitleri için yazılan harikulade şiiri doğduğu ortam, muhteva vb. özellikler açısından inceleyeceğiz.
Milletlerin hayatında kimlik ve kişiliklerini ortaya koyabilecek, kendilerine yansıtabilecek büyük olaylar, âbidevî şahsiyetler ve nadir eserler bulunur. Bu unsurlar, milletin hayatı, karakteri ve kültürünün birer aynası olma özelliğine sahiptir. Nesiller, bunları örnek alarak yetişir ve kendi kimlik ve kişiliklerini bulurlar. Böylece millet olma ve var olan millet varlığını koruma hususu gerçekleşmiş olur. [6]
Türk milleti, tarih içinde millet hayatının devamlılığında çok önemli olan âbide insan, önemli eser ve büyük olaylar konusunda sayısız örneğe sahip olan bir millettir. Bilge ve Oğuz Kağanlar, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk, Ahmed Yesevi, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Karacaoğlan, Bâkî, Fuzûlî, Dede Korkut Hikâyeleri, Yahya Kemal, Göktürk Abideleri, destanlarımız, türkülerimiz, tarih içinde kazandığımız çeşitli zaferler ve özellikle milli mücadele, bunların hemen akla gelenleridir. Bugünün ve geleceğin nesilleri bunları bilmek, tanımak ve anlamak mecburiyetindedir. Bu konuda devletimiz elinden gelen her türlü gayreti göstermelidir. Aksi halde millet hayatının devamlılığı tehlikeye düşebilir. [7]
...HER TÜRK ASKER DOĞAR...

...VATAN SANA CANIM FEDA...
KIRIK LİNKLİ KONULARI BANA ÖZEL MESAJ ATARAK BİLDİREBİLİRSİNİZ YA DA AŞAĞIDA VERMİŞ OLDUĞUM LİNKTEKİ KONUYA MESAJ ATMANIZ YETERLİ OLACAKTIR.EN KISA SÜREDE LİNKLERİN YENİLERİNİ BULMAYA ÇALIŞACAĞIZ...
KIRIK LİNK BİLDİRİMİ : Kayit Olmadan Linki Göremezsiniz. Lütfen Linki Görebilmek Için Kayit Olun.
|
|
| 03-30-2008 07:35 PM |
|
 |
JönTürk
^^Psikolojik Deli^^
    
Mesajlar: 1,984
Grup: Admin
Katılım: Mar 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 5

Cinsiyet:
Ruh Halim:
|
RE: Çanakkale Destanı
Destanlar, milletlerin yaşadığı olağanüstü felaket ve sevinçlerin edebi ürünleri olarak kabul edilirler. Geçmiş asırlardaki anonim destanlara karşılık çağımızda benzer konularla ilgili olarak şairler tarafından meydana getirilmiş destanlarda mevcuttur. Şiirimizin epik türünü meydana getiren bu tür eserlerle de zengin bir hamaset edebiyatı meydana gelmiştir. [8] Edebi eserler, millete ait olan kahramanlıkları daha sonraki kuşaklara taşıyarak o gurur tarih şuurunun canlı tutulmasını sağlar.
Âkif, Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle İslamî Türk edebiyatının dört temel dreğinden biri olan Safahat’ın üçüncü cildinden itibaren Balkan Harbi facialarından başlamak üzere şahidi olduğu büyük facianın destanını yazmaya başlar. Bilindiği gibi bu maceranın sonu Çanakkale zaferi ile noktalanır. Akif’in Çanakkale için yazdığı bu harikulade şiir de Türk Edebiyatı’nın epik türünün en büyük şaheserlerinden veya de biri olarak kabul edilir. [9] Türk edebiyatında bu konuda birçok şiir yazılmasına rağmen, Çanakkale deyince ilk aklımıza gelen şâir olan Âkif, zaferi bu şiiriyle ölümsüzleştirmiştir. Dolayısıyla bizler, Çanakkale savaşındaki asil ruhu, felsefeyi ve psikolojiyi ancak bu şiir vasıtasıyla öğrenebiliriz.
Her edebi eser meydana geldiği sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik şartların ürünü olarak kabul edilir. Aynı durum san’atkar içinde geçerlidir. İlhamını tamamen içinde yaşadığı hayattan alan bu iki şiir için, devir, eser-toplum ilişkisi oldukça önemlidir. Bu şiirler herhangi bir şairin sıradan duygularını dile getiren herhangi bir şiir değil milli bir destan olarak kabul edilir. Bilindiği gibi destanlar, milletlerin hayatında olağanüstü olayların yaşandığı dönemlerin ürünüdür. Bu ürünler genellikle bir şâirin veya sanatkârın dili ve kalemiyle ifade edilir. Zamanla milletin bütün bireyleri tarafından benimsenerek destan olma hüviyeti kazanırlar. Destanlar, milletlerin ruhu, hayatı ve ideallerinin ifadesidir. Çanakkale Destanı da bu türden bir destan olup Türk milletinin vatan, hürriyet ve bayrak aşkıyla hep bir ağızdan neler yapabileceğinin bir haykırışıdır. [10]
Mehmet Âkif’in ilk özel görev seyahatinin meyvesi Berlin Hatıraları şiiridir. 398 beyitlik bu şiirin sonunda İstiklal Marşında olduğu gibi korkma hitabıyla başlayan bir bölüm bulunmaktadır Âkif bu şiiri yazarken İtilaf devletlerinin kuvvetleri Çanakkale’yi güçlü deniz ve kara birlikleriyle çökertmek için hareket halindeydiler. Şâir, bunların başarılı olamayacağını korkma hitabıyla başlayan bu şiirde şöyle dile getiriyordu. [11]
-Korkma!
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı,sandın, harîm-i nâmûsun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa,çıldırsa;
Denizler ordu,bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;
Değil mi cephemizin sînesinde îman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi sînede birdir vuran yürek…Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz!
Nasıl ki yarmadan âfâkı pâre pâre düşer,
Hudâyı boğmak için baldıran cünûn-ı beşer,
Nasıl ki nur-ı hakikatle çarpışan evhâm;
Olur şerare-i gayretle âkıbet güm-nam;
Şu karşımızdaki mahşer de öyle haşrolacak.
Yakında kurtulacaktır bu cephe…
-Kurtulacak?..
Demek yıkılmayacak kıblegâh-ı âmâlim!..
Demek ki ölmüyoruz…
Haydi arkadaş gidelim!
Âkif, görevli olarak gittiği Arabistan’dan dönerken Çanakkale’de düşmanın sonuçtan ümidini kesecek şekilde mağlubiyetini ve Türk’ün zafer haberini küçük bir istasyon olan El- Muazzam’da öğrenir. Şâir, zafer müjdesini aldıktan sonra Çanakkale Şehitleri adıyla meşhur olan şiirin destanî şu bölümünü yazar:
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor
Bir hilâl uğruna ya Râb ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökden ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Bu şiirin yazıldığı ortamla ilgili olarak Cemal Kutay şu bilgileri verir:
Âkif, Eşref Bey’i gördüğü anda bir şeyler olduğunu anlamıştı… Hem de herhalde hayırlı bir şeyler… Hazır ol vaziyetine geçti:
“ - Kafilemiz Allah’a şükürler olsun tam arızasız gelmişlerdir.” dedi. Eşref Bey şüphesiz ki yorgun ve dinlenmeye muhtaç olan şairin, hadiseleri daima ümit ve tevekkülle kucaklayan mizacına hayran, onu kucağına bastı:
“- Üstad… Aziz üstad…Size hayatımın en büyük müjdesini vereceğim bana bu mutluluğu veren yüce Allah’a nasıl şükredeceğimi bilemiyorum: Çanakkale’de muhteşem bir zafer kazandık.
Sizin duanız makbul oldu: Düşman, o muazzam donanmasını da beraberine olarak mağlup ve mahkum Boğaz’ı terk etti. İstanbul kurtuldu, vatanın şeref ve haysiyeti halâs oldu”
Eşref Bey konuştukça Mehmet Âkif’ten ne bir ses, hatta ne bir nefes duyuluyordu. Adeta donmuş kalmıştı. Eşref Bey, bu hal karşısında, rûhî bir ihtiyaçla bu güç inanılır müjdeyi, bu gerçekleşmesi ömürler adanan, kanla beslenmiş ve kahramanlıkla inşa edilmiş rüyanın hakikat olduğunu teyit etmek ihtiyacını duydu:
“- Müjdeyi bizzat Enver Paşa’dan aldım.” dedi.
Acaba Mehmet Âkif bu son teyidi duydu mu? Bilinmez… Zaten o karşısındaki insanı derinliğine tanıyordu. Hey yüce Allah’ım… Demek Allah’ın adını yüceltmek için asırlarca dünyanın dört bucağında cömertçe kan dökmüş olan bu mert, kahraman, büyük milletin haysiyetinin ezilmesine Allah müsaade etmemişti. Bu haber, Eşref Bey’in söze başladığı zamandan beri heykelleşmiş duran Âkif’i birden coşarak dostunun boynuna atıldı. Daha sonra o sakin insan büyük bir duygu coşkunluğuyla Çanakkale Şehitleri adlı ölümsüz şiirini edebiyatımıza hediye edecektir. Eşref Bey’in omzunda masum bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bu gözyaşları, Çanakkale’de Mehmetçiğin oluk gibi döktüğü kan kadar cömert ve temizdi. Âkif’in sevincinin ne kadar sürdüğünü Eşref Bey hatırlamıyor. Çünkü o da, bu ilahi cezbenin tesiriyle kendinden geçmiş ve gözyaşlarını tutamaz olmuştur. Onların davası, Çanakkale’de hayatını ebedileştiren şehitlerin davasıyla aynı dava değil miydi? Oğlunu Kafkaslara, Sinalara, Galiçyalara gönderip, kendisi tüyü bitmemiş torununu yanına alıp tarlasında didinen ninenin çektikleri nedendi? Hepsi vatan denen ve her şeyden aziz büyük varlığın devamı ve bekası için değil mi? Biraz ötede, artık göremeyen tek gözünü eliyle kapatmış Mümtaz Bey’in erkek ve dik hıçkırıkları, haberi öğrenen Teşkilat-ı Mahsusa’nın sadık ve emektar “kaptan”larının sesine karışıyordu. O küçücük El-Muazzam istasyonu, kurulduğundan beri, acaba böyle bir heyecan günü yaşamış mıydı, bir daha yaşayabilecek miydi?
Ne Mehmet Âkif, ne Eşref Bey, o gece uyumadılar… Mehmet Akif daha sonra, yine beraber geçen hayat safhalarında o geceyi daima hatırladı. Çünkü o gece Mehmet Akif, Çanakkale Destanı’nı yazmadan canını almaması için Allah’a yalvardı: Bu bir çocuk yakarışı idi. Masum, tertemiz, hiçbir fânî hissin ucuna dokunamadığı bir yalvarış…
El Muazzam istasyonundaki o çöl gecesi, heyecan ve edebi kudretini, vatanın ve milletin saadeti, istiklali, fazileti uğruna vakfetmiş büyük bir şairin, rabbani ve ilahi olduğuna şüphe olmayan heyecan ve vecdi andıran kendinden geçişine tanık oldu: Akif adeta cezbe halinde idi… Çok az konuşan bu büyük şair, şimdi, bir çaplayan halinde idi… Benimle değil, adeta kendi kendisine konuşuyordu: Milletin büyüklüğüne, kahramanlığına, yiğitliğine inanmıştı.İnanıyordu… Medeniyet ve teknik, işte bütün vasıtalarıyla Çanakkale’ye yığılmıştı: Para, vasıta, malzeme, insan, her şey boldu. Ya biz? Biz bunların sadece birisinden değil, her şeyinden mahrumduk. Neyimiz vardı? Mehmetçiğin imânı ..! Asım’ın nesli, 1914-1918 Birinci Dünya Harbinin ve daha sonra 1918-1922 Milli Mücadele devrinin destanını yazan eşsiz, fedakar insanlardı. Çanakkale, Sarıkamış, İnönü, Sakarya ve Dumlupınar’da kahramanlık destanlarını yine bu nesil yazmıştı.
Âkif o gece, bu nesil maddi manevi terkibini yani Çanakkale Destanını, gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için dua etti. Kendi kendine and içti:
“- Ya Rabbi!.. Bana bu destanı yazma şerefini ver sonra emanetini al. Bana bu lütfu çok görme, ihsan ve ikramının sonsuz hazinesinden bu aciz kulunun duasını kabul eyle…”
Sabah oldu onu sakinleştirmek mümkün değildi. Âkif, bu psikolojik durum içinde Çanakkale Destanını hicaz yolculuğu devam ederken daha yolda yazmış oldu. (Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Âkif, İstanbul 1978, s.109-113) [12]
Edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük ( 1892-1954) Edebi Yeniliğimiz adlı eserinde Çanakkale Destanı hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirir:
“ Nihayet vecdi ve heyecanı olan şair Mehmet Akif de o kitapta, bilhassa Çanakkale harbinin tasvirine ait sayfalarda, Mehmetçiğin türbesine yaptığı haşmetli abidede, bize yalnız kendi şiirinin son zirvesini değil, aynı zamanda edebiyatımızın da en mühim irtifalarından birini vermiştir. Asım’da bütün Mehmet Âkif vardır. Elinde öyle bir cilt olan bir kimse de şiir mabedinin içine, her vakit kendi evi gibi girebilir.” (İstanbul 1932, c.2, s.291) [13]
Mithat Cemal de Çanakkale şiiri ile ilgili şu tahlil ve tespitlerde bulunmuştur. Âkif, görüleni görülmeyen tarafıyla yazdı. Bir kelime ile sathı yazdı; fakat bu sathı ne kadar derinleşmesi mümkünse, o kadar kazarak. Satıh olan toprak altında Türk askeri yatıyorsa o derindir. Çanakkale şiirinde sathın bu derin yerini buldu. Bu şiirde toprakta yürürken Akif’in adımlarına yıldızlar takılır: Bunda bir ruh yırtılışının kıvılcım saçan sesi vardır. Üstünde bu sesin titrediği nazım. İşte Akif’in şiiri. [14]
Akif ırkının büyük olduğuna inanmıştır ki harpte yiyecek bulamayanların ortasında zevk ü sefa içinde yaşayanları çeşitli şekillerde hicveder. Hicivlerindeki medeniyet düşmanlığını biraz da bu acımasızlığa bağlamak gerekir. Çanakkale cephesindeki Türk askerinin birkaç günlük şu yemek listesini, ibret olması ve hangi şartlarda bu vatanı kazandığımızı bilmemiz açısından veriyoruz.
Âkif, Âsım adlı manzum eserinin sonlarına doğru, milletin kurtulabilmesi için halkta, sağlam bir iman ve azim yaratmanın lüzumu üzerinde durur. Asım’ın Çanakkale savaşlarında yararlıklar gösteren nesli bunları yapabilecek güçtedir. Şairimiz, işte bu münasebetle Çanakkale savaşını canlandıran levhalar çizer. Çanakkale şehitleri hakkındaki samimi duygularını şu şekilde destanlaştırır:
Âsım’ın nesli… diyordum ya…Nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanslı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târihe!” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
...HER TÜRK ASKER DOĞAR...

...VATAN SANA CANIM FEDA...
KIRIK LİNKLİ KONULARI BANA ÖZEL MESAJ ATARAK BİLDİREBİLİRSİNİZ YA DA AŞAĞIDA VERMİŞ OLDUĞUM LİNKTEKİ KONUYA MESAJ ATMANIZ YETERLİ OLACAKTIR.EN KISA SÜREDE LİNKLERİN YENİLERİNİ BULMAYA ÇALIŞACAĞIZ...
KIRIK LİNK BİLDİRİMİ : Kayit Olmadan Linki Göremezsiniz. Lütfen Linki Görebilmek Için Kayit Olun.
|
|
| 03-30-2008 07:35 PM |
|
 |
JönTürk
^^Psikolojik Deli^^
    
Mesajlar: 1,984
Grup: Admin
Katılım: Mar 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 5

Cinsiyet:
Ruh Halim:
|
RE: Çanakkale Destanı
Seni ancak ebediyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türmene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana!..
Çanakkale destanının bu bölümü, özellikle şehitlerin mezarını tasvir eden kısmı, lirizm yönüyle şiirin en güçlü olan mısralarıdır. Âkif bu mısralarda ihtişamlı bir şehit mezarını şöyle tasvir eder: Tavanı Nisan bulutları, örtüsü yıldızlı gökler, avizesi Ülker yıldızıdır. Ay ışıkları, döktüğü kanlara bürünmüş halde uzanan bu şehidi, tâ fecre kadar, türbedâr gibi beklemektedir. Fecirlerle, âvizesinin ziyâları taşkınlaşan Çanakkale şehidimizin yarasını, her akşam, tüllene magriple sarıyoruz; fakat bu mezar, hakikatte, üzerinde bir toprak yığını bile bulunmayan, yaraları apaçık, kefensiz, kendi kanına bürünmüş olarak yatan kimsesiz bir şehit mezarıdır; esâsen şâirin kudreti de, bu basit tabiat dekorunu teşkil eden unsurları, vatanî duyguların aleviyle, hâyallerinin renkleriyle yoğurup, muhteşem bir levha çizebilmesindedir. [15]
Âkif’in bütün şiirlerinde - özellikle bu şiirde-, örneğine pek az rastladığımız idealist bir insan ruhu yaşamaktadır. Ümitlerinin sarsıldığı zamanlarda benliği yokluğa yüz tutan ufak bir ümit neticesinde bütün varlığıyla yaşayan bir şairdir. Onun sanatındaki sır, basit unsurları vatan duygularının alevi ve hayallerinin renkleriyle yoğurup ihtişamlı bir levha çizebilmesindedir. [16]
Çanakkale Destanını dört bölüm halinde yazıldığını söyleyebiliriz. Birinci bölümde, düşmanın özellikleri tanıtılır. Yeryüzünde çeşitli dilleri konuşan siyah beyaz birçok millet, tarihte eşi görülmemiş bir şekilde Türk milletini tarihten silmek amacıyla Çanakkale’de toplanmıştı. Onların ilk akla gelenleri, Kanada ve Avusturalya idi. Bu kadar büyük bir düşmanlık kinin medeniyet adına gösterimesi de ayrıca bir trajik anlam ifade ediyordu.
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâûna da züldür bu rezil istîlâ
İkinci bölümde, düşmanın Türk milletine acımasızca saldırışı, bu saldırı karşısında insanüstü bir gayret, azim, heyacan ve inançla yurdunu koruyan askerimizin kahramanlıkları dile getirilir. Türk askerinin gösterdiği, destanların dahi anlatmakta aciz kaldığı bu eşşiz kahramanlığın temelinde yatan gücün inanç, azim ve kararlılık olduğunu belirtir. Askerimiz Yaratıcının vadetmiş olduğu zafere gönülden inandığı için düşmanın bütün tehditleri karşısında gülebilecek sakinlikte ve kararlılıktadır. Batı medeniyetine göre doğru olan değil, güçlü olan haklıydı. Dolayısıyla Batı, kendisinde o gücü hissettiği için kendini haklı kabul ederek Türklere saldırıyordu.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur ankâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Üçüncü bölümde şehitler ele alınır. Dördüncü bölümde ise zaferin tarihteki yeri ve önemi üzerinde durulur.
Mehmet Âkif’in sanat kaygısıyla şiir yazmadığını şiir için şiir görüşünü kabul etmediğini biliyoruz. Akif, bu görüşünü özellikle Çanakkale Destanı üzerinde de sistemleştirir. Şair, şiirle sistemli olarak ilgilenmeye başladığından beri şiiri mücadelesinin ve inancının bir aracı olarak görür. Yaşadığı devrin olayları ile iç içe geçmiş şiirlerini yaşayarak yazar. Dolayısıyla onun hayatı ile şiirleri birbirinden ayrı düşünülemez. Devrinin çeşitli hadiselerinde gönüllü olarak görev alan Akif, bu görevlerin kazandırdığı bilgi, tecrübe ve duygu birikimini şiirine yansıtır. [17] Belli bir dönemden sonra bu görevlerin, onun şiirini yönlendirdiğini de söyleyebiliriz. Konumuz olan Çanakkale Destanı da böyle bir görevin meyvesi olmuştur.
Tebliğimizin son bölümünde, giriş bölümünde vurguladığımız inanç, azim ve kararlılık konusunu destekleyen bir anekdotu hatırlatmak isterim.
BU ÇANAKKALE NE OLACAK?
Ömer Lûtfi Bey anlatıyor: Berlin’de merhumun en büyük endişesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her sabah tekrar ederdi:
“-Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?”
“-Allah bilir amma vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce ümid yok. Ancak fen kaidelerinin hâricinde, fevkalbeşer bir şey olmalı ki dayanabilsin.”
Ben böyle dedikçe:
“-Eyvah, son yurdumuz da yıkılırsa ne olur?”
Diyerek çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben harp kurallarından bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle askerî muhakemelere tahammülü yoktu. O, daima kat’î bir kelime isterdi.
“-Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sukût etmez!”
Onun büyük imanı başka bir ihtimale müsâid değildi. Onun için tehlikeden bahsettikçe havsalası yanardı. O zaman ben de harp kurallarını bir tarafa bırakır, kendisini teselli ederdim. Ne dersiniz bu sözlerim karşısında çocuk gibi sevinmez miydi?
Benim onda gördüğüm yurt sevgisi o kadar yüksekti ki onu tasvir etmek mümkün değildir.
Âkif’e bu içli şiiri yazdıran da bu yüksek vatan sevgisinden başka bir şey değildi. Bu sevgiyi, ideali, birlik ve tarih şuurunu insanlarımıza kazandırdığımız zaman problemlerimizin önemli bir kısmını da halletmiş olacağız. Günümüzde, aradan yıllar geçmiş olmakla birlikte yeryüzü coğrafyasında fazla birşeyin değişmediğini üzülerek görmekteyiz.
Âkif’iin deyimiyle bizler kendi problemlerimize oturup ağlayak çare aramaktan vazgeçip çok ama çok çalışmalıyız. Onun ifadesiyle “gözyaşı yerine ter dökmek ve âlemde ışık olmasa bile onu keşfetmek” gerekir. Çünkü evrende, atomdan galaksilere varıncaya kadar bütün varlıklar bir an bile durmadan ahenk içinde büyük bir coşku ve heyacanla hareket ederken İslâm dünyasının, üretmeden tamamen kaderci bir anlayışla herşeyi batı dünyasından hazır bir şekilde almaya çalışması, gelecek adına pek parlak bir tablo ile karşı karşıya olamadığımız gerçeğini bizlere hatırlatmaktadır.
Âkif, İslam dünyasının fen ve teknoloji alanında ciddi bir gayetini görmediği için çok üzgündür. Çanakkale’de, fen ve teknolojiye meydan okuyan ruhu belki gelecekte bulamayabiriz. Dolayısıyla o ruhun kırıntılarıyla birlikte, muhakkak çağın bütün imkanlarını kullanarak gerekli bilimsel ve teknolojik donanıma sahip olarak tembelliği, ezikliği, zavallılığı, birbirimizle boğuşmayı, kaderciliği, sefaleti, geri kalmışlığı ve cehaleti tamamen ortadan kaldırmalıyız. Çanakkale ruhu, günümüz Türk gençlerinden bunu beklemektedir. Bu ruhu kazanmak için bize lazım olan unsurlardan birisi de onun Safahat’ını çok dikkatli bir şekilde okumak ve tavsiye ettiği yoldan yürüyerek ülkemizi çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmaktır.
BİBLİYOGRAFYA
Çetişli, İsmail, Metin Tahlillerine Giriş / 1 ŞİİR, Akçağ Yay.,Ankara 2004
Doğan, D.Mehmet, Câmideki Şâir,İz Yay.,İstanbul 1998.
Düzdağ, M.Ertuğrul, Mehmet Âkif Ersoy, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002.
Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat, Haz.Cemal Kurnaz vd., MEB Yay.İstanbul 1996.
Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat, M. Orhan Okay’ın Giriş Yazısıyla, Akçağ Yay.Ankara 1994.
Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, Bin Temel Eser, İstanbul 1970
Kaplan, Mehmet, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 2, Dergah Yay, İstanbul 1997
Okay, Orhan, Mehmet Âkif Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yay. Ankara1998
Okay, Orhan; Aktaş, Şerif “Yirminci Asırda Türk Edebiyatı” Büyük Türk Klasikleri, c.10, s.349-350.
Tansel, Fevziye Abdullah, Mehmet Âkif Hayatı ve Eserleri, Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Yay.Ankara 1973.
EK- 1
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ DESTANI
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi, (kesif:sık,yoğun)
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı! (hayâ:utanma)
Nerde – gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı” (tahaşşüd,birikme)
Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi !
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, (akvam:kavimler)
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
...HER TÜRK ASKER DOĞAR...

...VATAN SANA CANIM FEDA...
KIRIK LİNKLİ KONULARI BANA ÖZEL MESAJ ATARAK BİLDİREBİLİRSİNİZ YA DA AŞAĞIDA VERMİŞ OLDUĞUM LİNKTEKİ KONUYA MESAJ ATMANIZ YETERLİ OLACAKTIR.EN KISA SÜREDE LİNKLERİN YENİLERİNİ BULMAYA ÇALIŞACAĞIZ...
KIRIK LİNK BİLDİRİMİ : Kayit Olmadan Linki Göremezsiniz. Lütfen Linki Görebilmek Için Kayit Olun.
|
|
| 03-30-2008 07:35 PM |
|
 |
JönTürk
^^Psikolojik Deli^^
    
Mesajlar: 1,984
Grup: Admin
Katılım: Mar 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 5

Cinsiyet:
Ruh Halim:
|
RE: Çanakkale Destanı
Hani, tâûna da züldür bu rezil istîlâ! (taun:veba)
Âh o yirminci asır yok mu, o mahlûk-ı asîl, (zül:alçalma)
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefîl,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyet denilen kahpe, hakîkat yüzsüz.
Sonra mel’ûndaki tahrîbe müvekkel esbâb, (mel’ûn:lanetlenmiş)
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. (müvekkel:vekil tayin edilen)
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; (sâika:yıldırım)
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı; (a’mâk:derinlik)
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yeni altında cehennem gibi binlerce lağam;
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur ankâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhi o metin istihkâm. (istihkâm:sağlamlık)
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler, (mevki-i müstahkem:
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-ı beşer; sağlamlaştırılmış yer.)
Bu göğüslerle Hudâ’nın ebedî serhaddi; (tevkif:durdurma)
“ O benim sun’-ı bedîim, onu çiğnetme!” dedi (sun:san’at)
Âsım’ın nesli… Diyordum ya… nesilmiş gerçek: (bedîi:güzel)
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek. (serhad:sınır)
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar… (şüheda:şehitler)
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar, (rüku:öne eğilme)
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanslı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târihe!” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb… (herc ü merc:kargaşa)
Seni ancak ebediyetler eder istîâb. (edvar:devirler)
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına; (istiab:içine alma)
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle, (rida:örtü)
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; (lahd:mezar)
Mor bulutlarla açık türmene çatsam da tavan, (ecram:cisimler)
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem; (fecr:sabah aydınlığı)
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana… (lebriz:ağzına kadar dolu)
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini, (ehl-i salîb:Hristiyan alemi)
Şarkın en sevgili sultânı Salahâddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân… (iclal:büyüklük,yücelik)
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış boğuyorken hüsrân,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki,ruhunla berâber gezer esrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber
...HER TÜRK ASKER DOĞAR...

...VATAN SANA CANIM FEDA...
KIRIK LİNKLİ KONULARI BANA ÖZEL MESAJ ATARAK BİLDİREBİLİRSİNİZ YA DA AŞAĞIDA VERMİŞ OLDUĞUM LİNKTEKİ KONUYA MESAJ ATMANIZ YETERLİ OLACAKTIR.EN KISA SÜREDE LİNKLERİN YENİLERİNİ BULMAYA ÇALIŞACAĞIZ...
KIRIK LİNK BİLDİRİMİ : Kayit Olmadan Linki Göremezsiniz. Lütfen Linki Görebilmek Için Kayit Olun.
|
|
| 03-30-2008 07:36 PM |
|
 |